ANA MENÜ
Anasayfa
Aile Tarihi
Fermanlar
Konaklarımız
Derneğimiz
Of Şeceresi
Diğer Şecereler
Milletvekillerimiz
Salih Çakıroğlu
Yazılar / Şiirler
İletişim
Arama
Aile Linkleri
Köy Resimleri
e-mail@cakiroglu.net
Köprü Grubu
Ziyaretçi Defteri
Forum
Üye Girişi
Şablon Seçici
ff_ge_portal
İstatistikler
Üyeler: 448
Haberler: 255
Web Bağlantıları: 16
Ziyaretçiler: 405547
448 registered
0 today
0 this week
0 this month
Last: Ozcan Ziya Birinci (Maila)
Kimler Aktif
Güzel bir kıssa
Üye Değerlendirme: / 0
Yazar Administrator   
Friday, 27 January 2012

Adamın biri Hz. İsa’ya “Sana yoldaş olabilir miyim” diye teklifte bulunur. Teklifin kabul edilmesi üzerine beraber yola koyulurlar. Bir nehir kenarına varınca yemek molası için otururlar. Yanlarında üç çörek vardır. İkisini yerler, biri artar. Bu arada Hz. İsa nehre su içmeye gider. Döndüğünde üçüncü çöreği bulamaz. Adama “Çöreği kim aldı?” diye sorar. Adam “Bilmiyorum” diye cevap verir.

Tekrar yola düşerler. Yolda iki yavrulu bir geyik görürler. Hz. İsa yavrulardan birini çağırır, keser, etinin bir kısmını kızartarak yerler. Yemekten sonra Hz. İsa geyik yavrusunun kalıntılarına “Allah’ın izniyle canlanıp kalk” der, yavru derhal canlanıp kalkarak oradan uzaklaşıverir.

Bu olay üzerine Hz. İsa yoldaşına sorar: “Sana az önceki mucizeyi gösteren Allah için söyle, üçüncü çöreği kim aldı?” Adam yine “Bilmiyorum” diye cevap verir.

Bir müddet sonra bir göle varırlar, Hz. İsa adamın elinden tutar, su üstünde yürüyerek karşıya geçerler. Gölü aşınca Hz. İsa “Sana az önceki mucizeyi gösteren Allah hakkı için soruyorum: Üçüncü çöreği kim aldı?” der. Adamın cevabı değişmez: “Bilmiyorum.”

Yolları bir çöle düşer; otururlar. Hz. İsa bir yere kum ve toprak yığar “Allah’ın izniyle altın ol” der, yığın altına dönüşür. Hz. İsa altını üçe bölerek adama “Üçte biri benim, üçte biri senin, üçte biri de çöreği alanın” deyince, adam “Çöreği alan bendim!” diye gerçeği heyecanla itiraf eder.

Bunun üzerine Hz. İsa “Altının hepsi senin olsun” diyerek adamı terk eder.

Adam altının başında dururken yanına iki haydut gelir. Onu tehdit ederek altını almak isterler. Adam: “Altınları üçe bölebiliriz.” der. Adamın teklifi kabul edilir. İçlerinden birini, yiyecek almak üzere şehre gönderirler.

Şehre giden adam, yolda “Niye altını onlarla bölüşeyim, alacağım yiyeceğe zehir katar onları öldürürüm, böylece altının hepsi bana kalır” diye düşünür ve yemeğe zehir katıp döner.

Altının yanında kalanlar da “Niye ona altının üçte birini verelim, dönünce onu öldürür, altını ikimiz paylaşırız” diye konuşup anlaşırlar. Adam dönünce onu öldürürler, fakat zehirli yemeği yiyince de can verirler; böylece altın çöl ortasında, üç cesedin arasında sahipsiz kalır.

Daha sonra yolu olay yerinden geçen Hz. İsa, durumu görünce yanındakilere “İşte dünya budur, ondan sakının” der.

Son Güncelleme ( Friday, 27 January 2012 )
 
Prof.Dr. Nazif Gürdoğan'ın Yenişafak Gazetesindeki Yazısı
Üye Değerlendirme: / 0
Yazar Administrator   
Sunday, 15 January 2012
Nazif Gürdoğan
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
11 Ocak 2012 Çarşamba
Kolay kazanılan kazanç kimseye fayda vermez

Dünyadaki bütün yoksullukların kaynağı, kültürel yoksulluktur. Dünyanın neresinde olursa olsun, kültürel yoksulluk, her toplumda kapalı bir yapı oluşturur. Toplum kapalı yapıdan açık yapıya geçemediği için, kültürel yoksulluğun üstesinden gelemez. Kültürel yoksulluğun kapıları kapatılamadığından, toplumun üretici gücü büyütülemez. Üretim gücünü büyütemeyen bir toplum, hiç bir alanda ekonomik başarının kapılarını açamaz.

*

Tarihin her döneminde yoksulluğun kapalı yapısını, kolay kazanç peşinde koşanlar değil, alınlarında biriken terin karşılığından daha fazlasına özenmeyenler kırmıştır. Tarih boyunca açıkca görüldüğü gibi, kolay kazanılan kazançlar, en çabuk kaybedilen kazançlardır. Nasreddin Hoca'nın çok bilinen fıkrasında vurgulandığı gibi: "Sudan kazanılan zenginlikler, su baskınlarındaki sellerde kaybedilirler."

*

Hafta sonunda Reis Makina'nın başarılı üst düzey yöneticilerinden Dr. Selim Temurci ve yardımcıları Yavuz Kurt, Salih Çakıroğlu ve Hasan Uysal'ın öncülüğünde Köprü Grubu Derneği'nin geleneksel hale getirdiği toplantıda "Üreten El Olmanın Ulusal ve Uluslararası Boyutları"nı tartıştık. Üyelerine zengin bir adres ve telefon defteri sağlayan Dernek, altmış kişilik yönetim kuruluyla, "'geçmişten geleceğe köprü" kurarak, Türkiye'nin kültürel zenginliğine yeni açılımlar kazandırıyor.

Devamını oku...
 
Prof.Dr. Ersin Nazif Gürdoğan ile sohbet 1
Üye Değerlendirme: / 0
Yazar Administrator   
Sunday, 08 January 2012

Köprü Grubu Derneği olarak 08 Ocak 2012 Pazar günü Saat : 10.00'da Hidiv Kasrı'nda "Türkiye'de Girişimcilik ve Girişim Kültürü" konulu kahvaltılı sohbet programı düzenledik.
Sohbetin açılış konuşmasını Dernek Başkanımız Dr. Selim Temurci yaptı.


Türkiye'de Girişimcilik ve Girişim Kültürü konulu kahvaltılı sohbet programımızın sohbet konuğu Maltepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dekanı Prof.Dr. Ersin Nazif Gürdoğan'dı.
Kendisine derneğimize ve misafirlerimize vermiş olduğu değerli bilgiler sebebiyle teşekkürlerimizi sunuyoruz.
Son Güncelleme ( Sunday, 08 January 2012 )
Devamını oku...
 
Fatih'in Gayesi
Üye Değerlendirme: / 0
Yazar Administrator   
Friday, 02 December 2011
Hayatım boyunca Allah'ın emirlerinden dışarı çıkmadım. Allah'ın rızasını

kazanmak için uğraştım. Tek gayem bu idi. (Fatih Sultan Mehmet)

 
BİR MÜDDET ZEYTİN YİYECEĞİZ, SONRA..
Üye Değerlendirme: / 1
Yazar Administrator   
Monday, 15 August 2011
BİR MÜDDET ZEYTİN YİYECEĞİZ, SONRA...
 
Kendisini karşılayan sekretere; Nazif Beyle görüşmek istediğini söyledi. Bunun üzerine sekreter birden ciddileşti: "Nazif Bey mi?" dedi. "Evet, Nazif Bey!" diye cevap alınca, hüzünlü bir ses tonuyla "Nazif Bey sizlere ömür efendim, onu kaybedeli dört yıl oldu." dedi.. Hiç beklemediği bu haberle bir acı saplandı yüreğine. "Ya, öyle mi??" diyebildi sadece.
 
Hicranlı bir suskunlukla bir müddet öylece kalakaldı. Gözlerine hücum eden yaşlar yanaklarından süzülüp göğsüne damladı. Kendisini toparlayıp "Onun adına görüşebileceğim bir yakını var mı acaba?" diye sordu. "Evet var, oğlu Selim Bey....". Titrek bir sesle "Öyleyse Selim Beyle görüşebilir miyim?" dedi. Görevli hanım, insanda saygı uyandıran bu kibar beyefendiye, "Selim Bey oldukça meşgul bir insan, randevusuz görüşmek pek mümkün olmuyor; ama ben yine de kendisine bir haber vereyim." dedi ve telefona yöneldi..
 
Sonra "Kim diyelim efendim?" diye sordu. "Kendimi ona ben tanıtmak istiyorum kızım." cevabı üzerine sekreter dahili telefonu çevirdi. Daha sonra mütebessim bir çehreyle, "Selim Bey sizinle görüşmeyi kabul etti, lütfen beni takip edin." dedi. Beraber merdivenden çıktılar. İnce bir zevkle döşenmiş geniş bir salondan geçip büyük bir kapının önünde durdular, sekreter kapıyı açarak, 'Buyurun!' dedi. O da içeri girdi. Kendisini ayakta bekleyen vakur ve mütebessim gence doğru hızlı adımlarla yürüdü, elini uzatarak, "Merhaba, ben Prof. Dr. Mehmet Baydemir." dedi.. "Bendeniz de Selim Cebeci? Lütfen buyurun, oturun." dedi, genç iş adamı.
 
Mehmet Bey, kendisine gösterilen yere oturur oturmaz: "Yirmi üç yıl, tam yirmi üç yıl? Vaktiyle bana burs verip okumama vesile olan insanın elini öpmek için bu ânı bekledim." dedi ve dudakları titredi, gözleri doldu.
 
"Ama o büyük insanın elini öpmek nasip değilmiş, bunun için ne kadar üzgünüm anlatamam." Yaşarmış gözlerini kuruladıktan sonra Selim Beye döndü: "Fakat en azından o büyük insanın mahdumunun elini sıkmaktan da bahtiyarım." Misafirin bu sözleri üzerine Selim Bey yerinden fırladı, kulaklarına inanamıyordu. Kelimelerinin her biri birer hayret nidâsı gibi dizildi cümlelerine: "Mehmet Baydemir demiştiniz değil mi, Tosyalı Mehmet Baydemir mi?" Profesör, delikanlının bu heyecanlı haline bir anlam veremeyerek başıyla "Evet" dedi. Bunun üzerine Selim Beyin gözleri sevinçle parladı.
 
"Babamla sizi uzun yıllar aradık; ama bulamadık." dedi. Profesörün yanına gelerek iki eliyle elini tuttu, candan bir dost gibi sıktı ve "Sizi karşıma Allah çıkardı." dedi. Bu sözler profesörü çok şaşırtmıştı. "Uzun yıllar beni mi aradınız? Peki ama neden?" dedi. Selim Bey gülen gözlerle profesöre bakarak "Bizdeki emanetinizi vermek için..." deyince, profesörün şaşkınlığı iyiden iyiye arttı. "Emanet mi?" dedi.
 
Selim Bey cevap vermeden yerine geçip telefonu çevirdi. Karşısındakine "Gelebilir misiniz?" deyip telefonu kapattı. Mehmet Bey, şaşkın gözlerle Selim Beye bakarken kapı çalındı, odaya iyi giyimli bir bey girdi.
 
Selim Bey ona yanına gelmesini işaret etti, sonra kulağına bir şeyler fısıldadı. Gelen kişi bir şey söylemeden geldiği kapıya yöneldi. O çıkarken Selim Bey, misafiriyle tatlı bir sohbete başladı. Sohbetleri koyulaştıkça, çehrelerindeki şaşkınlık, yerini birbirlerine hasret kırk yıllık ahbapların yeniden buluşmalarındaki sevinç, samimiyet ve güvene bırakmıştı. Mehmet Bey yurt dışındaki tahsilinden, araştırmalarından ve yirmi üç yıl boyunca her yıl büyüyen memleket hasretinden bahsetti. Sonra Nazif Beyin duvardaki portresini göstererek, "Bu günlerimi şu büyük insana borçluyum." dedi.
 
"Bana yalnızca maddî destek vermedi, mânen de beni hiç yalnız bırakmadı. Yurt dışında tahsil görürken yanlışa her yeltendiğimde hayalen yanımda hazır oldu. ?
 
Sana bunun için burs vermedim.? diyerek bana istikamet verdi. Ona her namazımda dua ediyorum." dedi ve gözlerini Nazif Beyin duvardaki fotoğrafına mıhladı. Sonra gözleri portrenin altındaki ilk anda mânâ veremediği diğer tabloya kaydı.
 
Son derece şık bir çerçevenin içinde, bazı yerleri yamalı ve tamir görmüş oldukça eski bir çift çorap duruyordu. Biraz daha dikkatli baktığında çerçevede bazı cümlelerin de sıralandığını fark etti:
 
"Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra..."
Devamını oku...
 
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 Sonraki > Sona Git >>

Sonuçlar 1 - 8 Toplam: 51
Gezdiğim Yerler
GÜNLÜK HABERLER
Sohbet Alanı
TRABZON HAVA DURUMU
TRABZON
ISTANBUL HAVA DURUMU
ISTANBUL
TÜM ŞEHİRLERİMİZ
Döviz Bilgileri